gücümün yettiğince arkasından koşuyor bir yandan da avazım çıktığı kadar bağırıyordum.. fakat arkasını dönüp bir kere bile bakmamıştı vurduyduymaz biri gibi.. o sırada sokakta olanlar bana acıyan gözlerle bakıyor; bu iç burkan sahneyi sanki bir drama sahneleniyormuşcasına izliyorlardı.. utanamazdım, utanmaya vaktim yoktu.. zaten oradaki insanlar da her gün böyle bir olay gördüklerinden artık ilgilerini yitirmişlerdi.. halbuki bir daha böyle yapmamaya söz vermiştim.. bu iğrenç alışkanlığımdan vazgeçmek için elimden geleni ardıma koymamıştım.. ama kahretsin ki yine olmuştu.. istemeden de olsa olmuştu bir kere.. ama şimdi hem utanmak hem de üzülmek için çok geçti.. arkasından bağırıyordum ve beni duymuyordu..
- lütfen duuur! lütfeeeen..
çok hızlı uzaklaşıyordu ve ben üzerimde takım elbise, sırtımda sekiz kiloluk çanta, elimde dizüstü bilgisayar tavşan kovalayan bir kaplumbağa hızında ilerliyordum.. simsiyah saçları güneşte parlıyor ve giydiği askılı yeşil bluzun açıkta bıraktığı omuzlarına bir meleğin dokunuşu narinliğinde dökülüyordu.. arkasından koşarken bunları düşünüyordum.. fakat neden beni duymak istemiyordu.. sol omzundaki melek dövmesinin artık bir anlamı yok gibiydi..
-sen benim meleğimsin, kurtarıcı meleğim, hadi ne olur bir kez dön bak, ne olur?
neden arkasını dönüp de bana bakmıyordu.. son bir şans daha.. şans bir kez daha yüzüme gülsün istedim.. o an “tanrı eğer varsa şimdi buna müdahale etmeli yoksa hayatım kararacak, yoksa yaşamımın bir anlamı kalmayacak” diye düşünüyordum.. “vallahi namaz da kılarım, hacca da giderim lan” diye ekledim.. tam “yok lan o kadar da değil” diyeceğim sırada, evet tam o sırada, bir anda arkasını döndü.. beni yaklaşık 20 metre geriden kan ter içinde koşarken gördü.. eminim o an gözüne çok komik görünüyordum.. ama inanın dostlar o sırada şener şen gibi çıplak koşmak zorunda kalsam bile utanamazdım.. hayatımın geri kalanı buna bağlıydı.. bir süre beni izledi, izledi ve artık dayanacak gücümün kalmadığını gördüğünde hemen önündekilere bir şeyler söyledi..
arkadaşlarımın bütün baskılarına rağmen, yetiştiririm deyip de bitirme ödevinin sunumunu hazırlamayı son geceye bırakıp, geç yattığım için sabah telefonun çalar saatini duymamam sonucu geç kalkmıştım.. halbuki kendime söz vermiştim, bundan sonra bu son güne bırakma alışkanlığımdan vazgeçecektim.. uyandığımda sunuma 45 dakika kalmıştı.. apar topar hazırlanıp evden çıktım ve tam sokağın sonundaki durağa doğru gidiyordum ki otobüsün kalkmak üzere olduğunu görüp koşmaya başladım çünkü bir sonraki otobüs 25 dakika sonraydı..
durağa gelmeme yakın otobüs hareket etmeye başladı.. şoför beni görmüyor ve bağırışlarımı duymuyordu.. son umudum otobüsün arka tarafındaki yeşil bluzlu kızdı.. hayatımı kurtaracak melek oydu.. ve ne mutlu ki uzun uğraşlar sonunda sesimi duyurabildim.. ne mutlu ki arkasına baktı ve önündeki yolculara şoförü uyarması için talimat verdi..
otobüs durdu..
Perşembe, Mart 20, 2008
kaçan kovalanır
Perşembe, Şubat 14, 2008
sir mindwell'in sırrı
sevgililer günü olarak adlandırılan günde sevgiden söz edeceğiz sevgili okurlar.. hikayemiz onsekizinci yüzyıl ingilteresinde geçmektedir..
sir william mindwell çevresinde pek seveni bulunmayan, insanların arkasından konuştuğu fakat -paralı bir aileden geldiği için- yüzüne güldüğü orta yaşlı bir ingilizdi.. hakkında çıkan dedikolardan bıkmış usanmış, sadık hizmetkarı herbert ve birkaç hizmetçisi ile birlikte brown sokağı'ndaki müstakil evinde hayatına devam ediyordu.. babasından kalan para onun kişiliğini olumsuz yönde etkilememişti ve sir mindwell mütevazı bir hayat sürmekteydi.. yıl içinde evinden neredeyse hiç çıkmaz, ülkesinde gelişen olayları sadık hizmetkarı herbert'in oğlu stuart'tan öğrenirdi..
sir mindwell herbert tarafından her gün aynı saatte uyandırılırdı.. hemen sıcak bir duş alır ve kahvaltı sofrasına otururdu.. kahvaltıda yedikleri bile değişmezdi.. az pişmiş yumurta, pastırma, biraz ekmek ve çay.. kahvaltının ardından herbert'e kendisi de dahil olmak üzere kimsenin odasına girmesine izin vermemesini tembihler ve öğlene kadar çalışma odasına kapanırdı.. bu geçen süre içinde onun orada ne yaptığını hizmetkarı ve ayrıca en yakın dostu herbert bile bilmezdi..
öğlene doğru piyano ve müzik dersi için bayan lockehart uğrardı.. bayan lockehart kırklı yaşlarındaydı ve kocası beş sene önce vebadan ölmüştü.. hayatının orta yerinde üç çocuğu ile yalnız kalan lockehart geçimini sağlamak için piyano dersleri vermeye başlamıştı.. bundan 2 sene önce müzik öğrenmek isteyen sir mindwell bu konuyu stuart'a söylediğinde stuart hiç zorlanmadan aradığı kişiyi bulmuştu.. aradığı kişi stuart'ın biricik aşkı marian'ın dul annesi bayan lockehart'tan başkası değildi tabi..
herbert bayan lockehart'ın sir mindwell'i ilk gördüğünde bir şeyler hissettiğini anlamıştı.. stuart da bayan lockhart'taki değişimi görünce şaşırmıştı.. derslerden önce saçı başı dağınık gezen, kendine bakmayan, kıyafetine özen göstermeyen bu bayan derslere çok şık ve bakımlı olarak gelmeye başlamıştı.. fakat sir william mindwell buna pek aldırış etmiyor, seçtiği münzevi hayatında ısrar ediyordu.. iki senedir bayan lockehart yüreği kor, gözlerinde aşk aleviyle piyano derslerine gelmekteydi..
bir gün sadık hizmetkarı ve en yakın dostu herbert ile beş çayı içerken herbert konuyu açtı..
"sir, kabalığımı mazur görün ama bu yalnız yaşamınız daha ne kadar sürecek?"
sir mindwell istifini bozmadı, gözlerini daldığı yerden çekmedi.. bahçesindeki ağaçlardan birindeki kuşlara bakıyordu.. herbert söylediğinden çok utanmışa benziyordu, galiba haddini aşmıştı..
"özür dilerim efendim sanırım sın..."
"herbert", dedi sir mindwell.. "ah herbert! yalnız yaşamaktan, bu yalnızlıktan ne kadar sıkıldığımı anlatamam sana."
"o zaman neden bayan lockehart'ı görmezden gelmeniz?"
"sanıyor musun ki bayan lockehart ile birlikte olunca bu yalnızlığım dinecek?"
"ama o size deliler gibi aşık!"
"aşk mı herbert? aşk mı? aşk sence nedir herbert? sevgi nedir? ben sana söyliyeyim. aşk bir hastalıktır herbert. insanoğlunun atalarından gelen bir hastalık. benim babamdan bana geçen, senin ebeveyninden sana geçen lanet olasıca bir hastalık."
herbert'in gözleri faltaşı gibi açılmıştı bu beklemediği tepki karşısında.. sir mindwell devam etti:
"herbert, biz insanoğlu, sen, ben, bayan lockehart, hepimiz tek bir amaç için, üremek için buradayız. bizler birer taşıyıcıyız. karşı cinsi çekici olarak görebilmek ve kendi cinsimizle yarışabilmek için bazı özelliklerimiz vardır. bu özellikler bize atalarımızdan geçer. fakat bu özellikler geçerken bazı yerlerde hatalar oluşabilir. anlıyor musun beni herbert?"
herbert evet anlamında kafasını salladı fakat boş gözlerle bakıyordu.
"işte bu hatalar" dedi sir mindwell,
"işte bu hatalar sonucu aşk denilen şey meydana çıktı. bu bir hastalık herbert. bu aktarımın kahrolasıca bir yerinde meydana gelmiş bir hata. insanlar buna aşk demiş. yıldırım aşkı diye bir şey çıkarmışlar üstüne. ilk görüşte aşkmış. aşk alışkanlık olmadan olmaz bir kere. sevgi alışkanlıkla birleşince ancak aşka dönüşebilir.
sevgi. bu da garip bir kavram herbert. vatan sevgisi, din sevgisi... bunlar düşününce çok saçma geliyor. bugün ingiliz kraliyetine mensup birer vatandaş olarak ingiliz ulusunun en yüce ulus olduğunu düşünmek zorundayız. yoksa 301... yani ben ispanya'da doğsaydım herbert, sen prusyada doğsaydın en büyük ulus onlar olacaktı. onları sevecektik. o zaman ingiltere'ye duyduğumuz sevgi ne kadar gerçek herbert? ne kadar öğretilmiş bir sevgi bu? evet herbert, din ve vatan sevgisi öğrenilmiş bir sevgidir. kilise duymasın yoksa engizisyonla giyotine direkt.
onu diyodum mesela aşk. karşı cinse duyulan sevgi herbert. genlerimizde bulunan özellikleri çok ciddiye almamız sonucu hep. ayrıca yaşadığımız toplumun bize bir diktesi bu. televizyonda izlediğimiz filmler, okuduğumuz romanlar bize aşık olmamız gerektiğini söyleyip durur hep. mükemmel aşkı arayan salak kızlar ve romantik olmaya çalışıp maymun gibi görünen erkeklerle doludur etrafımız bu yüzden. halbbuki genlerimizin bize söylediği tek şey vardır ki o aşık olun değildir. sevişin der. üreyin der. bilgileri aktarın der. ama tarihin bir yerinde genler aktarılırken insanoğlu sevişmenin ayıp bir şey olduğunu bu yüzden önce aşık olmak gerektiğini yazmıştır genlerine. gaddar yazarlar ve yönetmenler de aşk öğesinin prim yaptığını görüp basmışlar damardan. sonuç fiyasko!
o yüzden herbert bana sakın aşktan bahsetme!"
herbert'in yüzündeki şaşkınlık muazzamdı.. televizyon ve gen gibi ne olduğunu anlamadığı kelimelerle dolu bu konuşma yine de sir mindwell'in ne kadar zamanının ötesinde bir şahıs olduğunu kanıtlıyordu.. diyebildiği tek şey:
"aslında bi sevişseniz bir şeyiniz kalmaz" oldu..
ertesi sabah kapısında engizisyona davet yazısını buldu sir.. "haaah" dedi, "sen misin dün öyle atıp tutan".. o gece son akşam yemeği için bayan lockehart ve çocuklarını da davet etti.. hüzünlü ve titrek mumların ışığında yedikleri yemek sonrası bayan lockehart sir mindwell'i teselli edebilmek için yatak odasına gitti.. sürdüğü parfüm öyle böyle değildi yani çakmak çaksan parlar o derece.. o gece sir mindwell ve bayan lockehart seviştiler.. sir aşık oldu.. bütün söylediklerinin safsatadan ibaret olduğunu kabul etti ve hepsini kişiliksiz, sünepe bir insan gibi geri aldı.. mahkeme onu affetti..
bir gün sir mindwell o güne kadar kimseyi sokmadığı odasına bayan lockehartla beraber girdi ve bir daha kendisinden hiç haber alınamadı.. sadık hizmetkarı herbert odanın kapısını kırıp da içeri girdiğinde gördüğü ile şok oldu.. masanın üzerinde 13 mart 2012 yılına ait bir gazete duruyordu..
evet sevgili okurlar.. kıssadan hisse: büyük lokma ye ama büyük söz konuşma..
Pazar, Ocak 27, 2008
gelecek gelecek mi?
gelecek geçmişte kafanızda canlandırdığınız ama asla tam olarak gerçekleşmeyen şeylerin bütünüdür.. gelecek bir paralel evren gibidir.. siz seyir halindeki otobüsün içinde camdan bakarken yanınızdan geçen otobüsten el sallar size.. dağın yamacından düşmeden tırmanmaya çalıştığınız sırada zirveden manzarayı seyreder o.. insan ise hala geleceği düşünür o anda.. zamanı gelince onun da kendisine el sallayacağını bilerek..
bulut sahilde oturmuş, gözlerini batan güneşten alamıyor ve düşünüyordu:
"umut mu gelecek sayesinde yaşar yoksa gelecek mi umut sayesinde vardır? küçükken herkes gibi geleceği düşündüm ben, ona bir şekil vermeye çalıştım.. umutla..
'her şey güzel olacak.. güzel bir okul, güzel bir sevgili, güzel arkadaşlar, güzel bir iş, çok para.. belki müzisyen olurum.. belki dünyayı dolaşırım.. belki loto çıkar...'
klişe tabirle hayatın ne kadar zor olduğunu bilmeden, sadece düşünerek geleceği şekillendirmek kolaydı tabi.. o sırada aile denilen ve etrafımı çevirerek beni dış etmenlerden dolayısıyla kötü düşüncelerden koruyan bir zırh mevcuttu çünkü.. ben de hep güzel hayaller kurdum.. gerçekleştirmesi kolay sanarak..
'...ama daha vakit var..'
düşünce zincirimin en garip halkasıydı bu aslında.. daha vakit vardı.. hep bekledim nedensizce.. sanki birisi "tamam hadi başla" diyecek, yönetmen bağıracak bir yerlerden, ben de "tamam geleceğimi şimdi şekillendirmeliyim" diyerek işe başlayacağım sandım.. zaman akıp geçti ve ben geleceğimden ne kadar uzakta olduğumu yavaş yavaş fark ediyorum, temeli atmak için ne kadar geç kaldığımı üzülerek de olsa anlıyorum.. durudğum nokta pink floyd'un time adlı şaheserinin tam olarak şurasına denk geliyor sanırım:
'tired of lying in the sunshine staying home to watch the rain.
you are young and life is long and there is time to kill today.
and then one day you find ten years have got behind you.
no one told you when to run, you missed the starting gun.'"
bulut şarkıyı mırıldanmaya başladı.. bir yandan da çocukken kurduğu hayalleri düşünüyordu.. pilot olmak istiyordu.. göklerde özgürce dolaşmak.. uçabilmek özgürlük demekti o küçük çocuk için.. gözü birden uzaklardan geçen bir uçağa takıldı.. batan güneşin uçağın gövdesindeki aksi gözüne vuruyordu.. yüzündeki buruk gülümseme birden yok oldu; karşısına çocukluğunun hayaleti dikilmiş de ondan hesap soruyormuş gibiözür dileyen gözlerle bakıyordu artık ufka doğru.. düşündü:
"ve ben batan güneşi kovalayamıyorum bile şimdi.. o kadar çok hayal biriktirdim ki sırtımda gerçekleştiremediğim, çok ağır, koşamıyorum.. çabalamadığımdan değil, çabalıyorum da.. ama çok yorgunum.. sanırım çocukluğuma bir özür borçluyum.. o hayalleri kuran çocuk bunları benim gibi yorgun bir insandan istediğini bilmiyordu.. bugün 15 yaş daha yakınım ölüme.. ve yarın bir 15 yaş daha yakın olacağım.. yaşlandıkça zaman ne kadar hızlı geçiyor.. kovalamaya niyetlendiğim güneş her gün bana tur bindiriyor alay edercesine.. ve ben bir gün gözlerimi kapayacağım bir daha asla güneşi görmemek üzere.. o ise başkalarına tur bindirmeye devam edecek, başkalarının gölgeleri ile oynayacak.. ben öldükten sonra bunların bir önemi var mı? ben yokken güneş varmış bir önemi var mı, gelecek olmadıktan sonra?"
kızıl gökyüzü laciverte çalarken bulut oturduğu yerden doğruldu, derin bir nefes alarak deniz kokusunu her santiminde hissetti.. meltemin dağıttığı saçlarını eliyle düzelttikten sonra yavaş ve korkak adımlarla sahilden ayrıldı.. geride kumdaki ayak izleri ve dalga sesleri..
Perşembe, Mayıs 18, 2006
başarısız yazarın denemeleri iii
tek eliyle ileri doğru uzanıp kumandayı almaya çalışıyordu edward.. fakat lanet olsundu.. ne zaman kumandayı eline almak istese ona tam kılpayı mesafe ile uzakta kalıyordu.. tıpkı ne zaman hayatının kumadasını eline almaya kalksa kendine iyice uzalaştığı gibi.. diğer elini ve hatta vücudunu oynatamıyordu çünkü o tarafın üstünde 54 kilo ağırlığında bir kız arkadaş uyumaktaydı ve onun uyanması edward'ı çok üzerdi.. fakat kahretsindi.. oow fucktı.. holişitti.. antenden gelip tüpten geçerek fosforlu ekrana çarpan elektronların oluşturduğu görüntülerde tuttuğu takımın şampiyonluğu kaybedişi vardı.. evet fakirdi edward bir plazma tv alacak parası yoktu belki ama sıcak bir evi, 54 kiloluk bir sevgilisi ve bir baba hindisi vardı.. alt indisi 2 idi edwardın.. tıpkı su molekülündeki hidrojen gibi..ve inanın bana makas elleri yoktu.. susamıştı, kız arkadaşını yavaşça, tıpkı öss'de çözdüğü sorunun cevabını dili hafifçe dışarda, yuvarlağı taşırmadan işaretlemeye çalışan bir öğrenci gibi kaldırdı.. bu işlem 4 dakika sürdü..
mutfak yolunda aklından türlü türlü fikirler geçiyordu edward'ın.. çalıştığı şirket gece ışıkları açık unuttuğu için gelen yüklü elektrik faturasını ödeyemeyerek kapanmıştı.. şu an işssizdi.. inanır mısın kahvaltıda kuru ekmek yiyordu.. tüm bunları düşünürken mutfağı geçip banyoya kadar gitmişti.. çişinin geldiğini fark etti..
banyonun ışığını yakmaya çalıştı fakat ampül daha 2 gece önce patlamıştı.. hatta o da ampülü söküp sallayarak içindeki flaman telin çıkardığı sesi dinleyip "ehehehh ğığğğ" şeklinde sevinmişti.. ama unutkandı edward.. dedim ya fakirdi, yeterli b12 vitamini ve omega asitlerini alamıştı bünye.. banyo aynasının önüne geçip 5 gündür kesmediği sakallarını sıvazladı.. "hmmmrrpfss" diye söylenerek çişini yaparak dışarı çıktı..
mutfağa girdiğinde akşamdan kalma bulaşıklara ve yemek artıklarının etrafındaki yaşam formlarına baktı.. umursamaz bir tavırla evyeden bir bardak alıp dolaba yöneldi.. o an bir levye olsa indirecekti kafasına belki de kim bilir? dolaptaki şişe yarılanmıştı, bardağa su koyup şişedeki suyu dikti kafaya zira şişe daha temizdi.. şişeyi doldurmak için 19 litrelik damacanaya yöneldiğinde onun da boş olduğunu gördü.. vat dı fak iz goying ondu.. bardağa koyduğu suyu tekrar dikkatlice şişeye doldurup şişeyi dolaba yerleştirdi.. ve tekrar oturma odasının yolunu tuttu..
hayatta tutanacak tek şeyi olan sevgilisinin yanına geldi ayak uçlarında yürüyerek.. tekrar onu uyandırmadan kucağına yatırıp eski pozisyonu sağladı.. bu işlem 6 dakika sürdü.. tam oh be huzura bak diyecekken tv'ye takıldı gözü.. tuttuğu takımın kaybettiği kupa maçı vardı ve tv kumandası hala uzaktaydı...
Perşembe, Nisan 20, 2006
başarısız yazarın denemeleri ii
"which of the following statements are in the passive voice?"
yazıyordu önündeki kağıtta.. kafasını bir an için kaldırıp sınıfın genel durumunu kontrol etmek istedi fakat en önde oturması sebebiyle görebildiği öğretmenin hafif açılmış olan fermuarından başka bir şey değildi.. kendi kendine gülümseyerek tekrar kafasını öne eğdi.
"..are in the passive voice?"
sol tarafta önündeki kağıdı harıl harıl küçük siyah işaretlerle bezeyen kıza baktı.. sonra kalbi kadar temiz kendi kağıdına..daha sonra kızın kağıdına tekrar baktı, fakat bakmakla görmek arasındaki fark kendini belli ediyordu.. kendisi pisa kulesi şeklini alırken yavaştan, ayakkabısının çıkardığı seslerden hocanın uzaklığını kestirmeye çalışıyordu o kepçe kulaklarıyla..
kız bunun kopya çekmeye çalıştığını anlamış olacaktı ki daha da kapandı kağıdına.. kaltak.. tekrar erectus moduna geçip iş başa düştü diyerek sallama kapasitesine güvenmekten başka yapacak bir şeyi kalmamıştı.. öyle de yaptı.. şıklardan şekiller falan yapıyordu kendince.. ama kıza kinini gütmüştü bir kere.. ama şimdi sakin olmalıydı intikam soğuk yenen bir yemekti nasıl olsa...
Cumartesi, Nisan 08, 2006
başarısız yazarın denemeleri i

"15 38 7 4 6
- şişli / mecidiyeköy
dedi her gün duyduğu ses yine.. göz kapaklarını yavaşça aralayıp uyandı ve ağır hareketlerle ayağa kalkıp kapıya doğru yönelirken camdaki yansımasına bakıp saçını düzeltti tıpkı her gün yaptığı gibi.. tıpkı her gün olduğu gibi sol tarafındaki kakülü gözüne giriyordu.. sıkılmamıştı.. eylemsizliğin gerektirdiği şekilde denge sorunu yaşadı 1-2 saniye.. bütün hayatı boyunca yaşadığının yanında neydi ki bu?
açılan kapıdan geçerken boşluğa dikkat etti ve sarıyı aştı.. daha kaç çizgiyi aşması gerekiyordu hayatında? neyse, şimdiki sorunu bu değildi zaten.. insanlar, istisnasız tüm insanlar, kendisine bakıyordu bir ucubeye bakar gibi.. biçimsiz bir saçla gezmekten rahatsız değildi o.. varsın insanlar baksındı, umrunda değildi..
sabit duruken yükselebildiği yegane şeye bindi yine.. zira asansör korkusu vardı hafiften.. yüzeye doğru çıkarken kafasında dönen tilkilerin başları kuyruklarına değmekte kendisi ise birazdan dahil olacağı kuyruğu düşünmekteydi.."
+ keees keees kes kes kes!!!
- noldu abi?
+ ne lan bu okuyucunun kafasını karıştırıyosun hasta mısın?
- abi benim tarzım bu napayım?
+ başlatma tarzına bi bok anlaşılmıyo bundan. düzgün yaz adamı dellendirme!
- iyi de abi ben...
+ sus o iki nokta ne? bi kere öyle bir noktalama işareti yok türkçe'de..
- abi işte o kesinlik belirtmiyo ama 3 nokta da değil yani devam da etmiyo. yani böyle ne bitmiş ne de bitmemiş.. bunalımvari yani..
+ hmm..
- bak görüdün mü?
+ neyi?
- sen de koydun demincek.
+ tamam kes bıdı bıdıyı hadi kapatıyorum fazla yazcak.
- telefonda mı konuşuyoduk abi biz?
+ ne bileyim bu senin yazın.
- haa doğru..
+ ulan bağlayamadın di mi diyaloğu yine.
- eheh... hadi kapa hadi kapa..
...
