mikhail youzhny sevdiğim tenis oyuncularındandır.. 2008 miami masters üçüncü tur mücadelesinde rakibi nicolas almagro idi.. eurosport international turnuvayı yayımlamadığından izleyemiyorum maalesef.. kaybederse eleneceği oyunda servis kıracakken topu fileye takıyor arkadaş.. bakın neler yapıyor:
bu yarılma olayından sonra son seti alıp maçı kazanmıştır youzhny.. ancak bir sonraki turda janko tipsarevic'e elenmekten kurtulamamıştır..
2008 miami masters'da son sekiz:
roger federer
andy roddick
nikolay davydenko
janko tipsarevic
tomas berdych
igor andreev
james blake
rafael nadal
Çarşamba, Nisan 02, 2008
asabi insanın hali başka
Perşembe, Mart 20, 2008
kaçan kovalanır
gücümün yettiğince arkasından koşuyor bir yandan da avazım çıktığı kadar bağırıyordum.. fakat arkasını dönüp bir kere bile bakmamıştı vurduyduymaz biri gibi.. o sırada sokakta olanlar bana acıyan gözlerle bakıyor; bu iç burkan sahneyi sanki bir drama sahneleniyormuşcasına izliyorlardı.. utanamazdım, utanmaya vaktim yoktu.. zaten oradaki insanlar da her gün böyle bir olay gördüklerinden artık ilgilerini yitirmişlerdi.. halbuki bir daha böyle yapmamaya söz vermiştim.. bu iğrenç alışkanlığımdan vazgeçmek için elimden geleni ardıma koymamıştım.. ama kahretsin ki yine olmuştu.. istemeden de olsa olmuştu bir kere.. ama şimdi hem utanmak hem de üzülmek için çok geçti.. arkasından bağırıyordum ve beni duymuyordu..
- lütfen duuur! lütfeeeen..
çok hızlı uzaklaşıyordu ve ben üzerimde takım elbise, sırtımda sekiz kiloluk çanta, elimde dizüstü bilgisayar tavşan kovalayan bir kaplumbağa hızında ilerliyordum.. simsiyah saçları güneşte parlıyor ve giydiği askılı yeşil bluzun açıkta bıraktığı omuzlarına bir meleğin dokunuşu narinliğinde dökülüyordu.. arkasından koşarken bunları düşünüyordum.. fakat neden beni duymak istemiyordu.. sol omzundaki melek dövmesinin artık bir anlamı yok gibiydi..
-sen benim meleğimsin, kurtarıcı meleğim, hadi ne olur bir kez dön bak, ne olur?
neden arkasını dönüp de bana bakmıyordu.. son bir şans daha.. şans bir kez daha yüzüme gülsün istedim.. o an “tanrı eğer varsa şimdi buna müdahale etmeli yoksa hayatım kararacak, yoksa yaşamımın bir anlamı kalmayacak” diye düşünüyordum.. “vallahi namaz da kılarım, hacca da giderim lan” diye ekledim.. tam “yok lan o kadar da değil” diyeceğim sırada, evet tam o sırada, bir anda arkasını döndü.. beni yaklaşık 20 metre geriden kan ter içinde koşarken gördü.. eminim o an gözüne çok komik görünüyordum.. ama inanın dostlar o sırada şener şen gibi çıplak koşmak zorunda kalsam bile utanamazdım.. hayatımın geri kalanı buna bağlıydı.. bir süre beni izledi, izledi ve artık dayanacak gücümün kalmadığını gördüğünde hemen önündekilere bir şeyler söyledi..
arkadaşlarımın bütün baskılarına rağmen, yetiştiririm deyip de bitirme ödevinin sunumunu hazırlamayı son geceye bırakıp, geç yattığım için sabah telefonun çalar saatini duymamam sonucu geç kalkmıştım.. halbuki kendime söz vermiştim, bundan sonra bu son güne bırakma alışkanlığımdan vazgeçecektim.. uyandığımda sunuma 45 dakika kalmıştı.. apar topar hazırlanıp evden çıktım ve tam sokağın sonundaki durağa doğru gidiyordum ki otobüsün kalkmak üzere olduğunu görüp koşmaya başladım çünkü bir sonraki otobüs 25 dakika sonraydı..
durağa gelmeme yakın otobüs hareket etmeye başladı.. şoför beni görmüyor ve bağırışlarımı duymuyordu.. son umudum otobüsün arka tarafındaki yeşil bluzlu kızdı.. hayatımı kurtaracak melek oydu.. ve ne mutlu ki uzun uğraşlar sonunda sesimi duyurabildim.. ne mutlu ki arkasına baktı ve önündeki yolculara şoförü uyarması için talimat verdi..
otobüs durdu..
Perşembe, Mart 06, 2008
sevmem kedi
sevmem kedi.. kıllı, yumaklı bir şey.. "aga naber?" dersin cevap bile vermez bakar mal mal.. gurlar.. gurlayan başka bir şey daha gösteremezsiniz bana.. böyle de saçma bir yaratık.. gur ne lan?
ben bana cevap veremeyen şeyi sevmem.. iki dertleşmek istesen kaçar gider şerefsiz.. bugün masaya koyduğun bir kadeh rakı bile "boşver abi sana kız mı yok?" diyebiliyorken, eline aldığın bir gitar bile "ulan bu şarkı da iyi minör yaptı ha" diye hüzünlendirebiliyorken, dertleri bir nebze de olsa boşaltabiliyorken, bir kedinin bana arkasını dönüp gitmesini kaldıramam..
sevmem kedi, söylemiş miydim? bıyıklı adam delikanlı olmalı.. sen git bıyığını yön bulmada, dengeni sağlamada kullan.. nerede olm delikanlılık? nerede arkadaşının sırtını sıvazlayıp acısını paylaşmak?
lan bak! pardon.. bi tom'u severim ben kedilerden.. itilmiş ve kakılmış bireyin temsilidir gözümde.. reddilmiş defalarca ama yılmamış.. iki tane çocuk eğlendirecem diye şaklaban olmuş olmasına ama gözümde karakterliliğin timsali bir adamdır.. sylvester'ın bile bir sahibi varken tom yalnız kalmış, ne başını sokacak sıcak bir yuva ne de karnını doyurabilecek sıcak bir aş bulabilmiş, yeri gelmiş kafasına çalı süpürgesi yemiş.. boşver be tom kardeş.. bizi biz yapan değerler bunlar değil mi? kahrolsun farelerin emperyalizmi.. yalnız başladık bu yola, yalnız devam ederiz..
onu diyordum, sözüm tom'dan dışarı, sevmem kedi.. zamanında alf'e az destek çıkmadık.. her ne kadar ağız tadını bilmediğini düşünsem de alf iyi bir iş yapıyordu.. sen kalk üşenmeden bilmem kaç milyar ışık yılı uzaktan atla gel.. ne diye? sırf dünyayı bu şer odaklarından, bu gurlayan yaratıklardan temizlemek için.. işte mesih sana.. o koca burnundan öptüm seni şaap şuup alf..
sezen abla bunların müsebbibi sen misin bilemedim ki! "bir kedim bile yok" dedin, "hadi gülümse" dedin, oradan sen bir melankoli dalgası yayıl, buram buram hissettik biz.. bütün yalnızlar kediye sarıldı o dönem..
alın kedileriniz sizin olsun ey ahali! sevin onları bana ne? ama ne olur sokakta her kedi gördüğünüzde "aa kedi" demeyin.. şaşıracak bir şey yok.. lan ilk defa görmüyosun ki her görüşte "aaa kediii".. ne aaa kedii? aaa kedii ne? dört bacağı var işte, kulağı var, gözü var.. her televizyon gördüğünde "aa televizyon" diyo musun? ne prim yaptınız be şu kediler sayesinde.. valla helal olsun..
lan sokak kedileri, pis fakirler!(üçüncü paragrafla aşırı tezat)son sözüm size:
mart geldi gene di mi! sessiz sevişin lan..
Cuma, Şubat 15, 2008
ah günter!

monica seles dün itibariyle tenis kariyerini sonlandırdığını açıkladı ve böylece bir efsane daha kortlara veda etmiş oldu..
"power player" olarak nitelendirilen seles özellikle servis returnlerinde ve çift el forehandlerindeki top-spinli etkili vuruşları ile bilinir.. ayrıca bir başka power player maria şarapova gibi kortlarda çıkardığı sesler yüzünden rakipleri tarafından hep şikayet edilirdi.. bir efsaneye dönüşebilecekken kendini bilmez biri tarafından kariyeri sekteye uğratıldı..
1973 doğumlu yugoslav asıllı amerikalı tenis oyuncusu seles henüz 12 yaşındayken abd'de kazandığı bir turnuva sonucu akademisinde bir çok ünlü tenis oyuncusu yetiştirmiş nick bollettieri tarafından fark edildi ve 1986 yılında ailesi ile birlikte amerika'ya taşındı.. 1989 yılında profesyonel olan seles, 1990 yılında, henüz 16 yaşında iken, roland garros'u kazanarak grand slam kazanan en genç tenis oyuncusu oldu (16 yıl 6 ay) ve 1991 yılında en genç dünya bir numarası oldu (17 yaş, 3 ay, martina hingis daha sonra bu ünvanı elinden almıştır).. seles çok genç olmasına rağmen yine efsane tenis oyuncuları olan steffi graf ve martina navratilova'yı yenebilme başarılarını göstermişti..
90 yılındaki roland garros şampiyonluğundan sonra 91 ve 92 yıllarında avustralya açık, roland garros, amerika açık üçlülerini ve 93 yılında avustralya açık'ı kazanmıştı.. fakat roland garros 93'ten önce bir wta tour maçında akli dengesi bozuk bir steffi graf hayranı tarafından bıçaklandı.. günter parche isimli bu dingil şüphesiz ki ne yaptığının farkında değildi ama bir efsanenin devamını engellemişti..
seles bir kaç ayda düzeldi ancak psikolojik olarak hazır olması yıllarını aldı.. bir açıklamasında "insanlar bu adamın beni kasıtlı olarak bıçakladığını ancak bunun için herhangi bir ceza almadığını unutmuş gibi görünüyor.. tenise geri dönecek kadar rahat hissetmiyorum" dedi.. ancak 95'te kortlara geri döndü.. 96'da avustralya açık'ı 4. kez kazandı ve 2000 sydney olimpiyatlarında bronz madalya kazandı.. bunlar dışında büyük bir başarı yakalayamadı.. wimbledon şampiyonluğu bulunmaması kariyerindeki en büyük eksik..
seles kariyerini sonlandırdıktan sonra basın açıklamasında,
"tenis hayatımın çok büyük bir parçası oldu ve olmaya devam edecek. bazı zamanlar profesyonel kariyere geri dönmeyi düşündüm fakat şimdi bunu kesinlikle düşünmüyorum. gösteri maçlarına ve hayır organizasyonlarına katılmaya devam edeceğim fakat wta tour kapsamındaki müsabakalara katılmayacağım. " dedi ve tenis kariyeri boyunca kendini destekleyen hayranlarına teşekkür etti..
Perşembe, Şubat 14, 2008
sir mindwell'in sırrı
sevgililer günü olarak adlandırılan günde sevgiden söz edeceğiz sevgili okurlar.. hikayemiz onsekizinci yüzyıl ingilteresinde geçmektedir..
sir william mindwell çevresinde pek seveni bulunmayan, insanların arkasından konuştuğu fakat -paralı bir aileden geldiği için- yüzüne güldüğü orta yaşlı bir ingilizdi.. hakkında çıkan dedikolardan bıkmış usanmış, sadık hizmetkarı herbert ve birkaç hizmetçisi ile birlikte brown sokağı'ndaki müstakil evinde hayatına devam ediyordu.. babasından kalan para onun kişiliğini olumsuz yönde etkilememişti ve sir mindwell mütevazı bir hayat sürmekteydi.. yıl içinde evinden neredeyse hiç çıkmaz, ülkesinde gelişen olayları sadık hizmetkarı herbert'in oğlu stuart'tan öğrenirdi..
sir mindwell herbert tarafından her gün aynı saatte uyandırılırdı.. hemen sıcak bir duş alır ve kahvaltı sofrasına otururdu.. kahvaltıda yedikleri bile değişmezdi.. az pişmiş yumurta, pastırma, biraz ekmek ve çay.. kahvaltının ardından herbert'e kendisi de dahil olmak üzere kimsenin odasına girmesine izin vermemesini tembihler ve öğlene kadar çalışma odasına kapanırdı.. bu geçen süre içinde onun orada ne yaptığını hizmetkarı ve ayrıca en yakın dostu herbert bile bilmezdi..
öğlene doğru piyano ve müzik dersi için bayan lockehart uğrardı.. bayan lockehart kırklı yaşlarındaydı ve kocası beş sene önce vebadan ölmüştü.. hayatının orta yerinde üç çocuğu ile yalnız kalan lockehart geçimini sağlamak için piyano dersleri vermeye başlamıştı.. bundan 2 sene önce müzik öğrenmek isteyen sir mindwell bu konuyu stuart'a söylediğinde stuart hiç zorlanmadan aradığı kişiyi bulmuştu.. aradığı kişi stuart'ın biricik aşkı marian'ın dul annesi bayan lockehart'tan başkası değildi tabi..
herbert bayan lockehart'ın sir mindwell'i ilk gördüğünde bir şeyler hissettiğini anlamıştı.. stuart da bayan lockhart'taki değişimi görünce şaşırmıştı.. derslerden önce saçı başı dağınık gezen, kendine bakmayan, kıyafetine özen göstermeyen bu bayan derslere çok şık ve bakımlı olarak gelmeye başlamıştı.. fakat sir william mindwell buna pek aldırış etmiyor, seçtiği münzevi hayatında ısrar ediyordu.. iki senedir bayan lockehart yüreği kor, gözlerinde aşk aleviyle piyano derslerine gelmekteydi..
bir gün sadık hizmetkarı ve en yakın dostu herbert ile beş çayı içerken herbert konuyu açtı..
"sir, kabalığımı mazur görün ama bu yalnız yaşamınız daha ne kadar sürecek?"
sir mindwell istifini bozmadı, gözlerini daldığı yerden çekmedi.. bahçesindeki ağaçlardan birindeki kuşlara bakıyordu.. herbert söylediğinden çok utanmışa benziyordu, galiba haddini aşmıştı..
"özür dilerim efendim sanırım sın..."
"herbert", dedi sir mindwell.. "ah herbert! yalnız yaşamaktan, bu yalnızlıktan ne kadar sıkıldığımı anlatamam sana."
"o zaman neden bayan lockehart'ı görmezden gelmeniz?"
"sanıyor musun ki bayan lockehart ile birlikte olunca bu yalnızlığım dinecek?"
"ama o size deliler gibi aşık!"
"aşk mı herbert? aşk mı? aşk sence nedir herbert? sevgi nedir? ben sana söyliyeyim. aşk bir hastalıktır herbert. insanoğlunun atalarından gelen bir hastalık. benim babamdan bana geçen, senin ebeveyninden sana geçen lanet olasıca bir hastalık."
herbert'in gözleri faltaşı gibi açılmıştı bu beklemediği tepki karşısında.. sir mindwell devam etti:
"herbert, biz insanoğlu, sen, ben, bayan lockehart, hepimiz tek bir amaç için, üremek için buradayız. bizler birer taşıyıcıyız. karşı cinsi çekici olarak görebilmek ve kendi cinsimizle yarışabilmek için bazı özelliklerimiz vardır. bu özellikler bize atalarımızdan geçer. fakat bu özellikler geçerken bazı yerlerde hatalar oluşabilir. anlıyor musun beni herbert?"
herbert evet anlamında kafasını salladı fakat boş gözlerle bakıyordu.
"işte bu hatalar" dedi sir mindwell,
"işte bu hatalar sonucu aşk denilen şey meydana çıktı. bu bir hastalık herbert. bu aktarımın kahrolasıca bir yerinde meydana gelmiş bir hata. insanlar buna aşk demiş. yıldırım aşkı diye bir şey çıkarmışlar üstüne. ilk görüşte aşkmış. aşk alışkanlık olmadan olmaz bir kere. sevgi alışkanlıkla birleşince ancak aşka dönüşebilir.
sevgi. bu da garip bir kavram herbert. vatan sevgisi, din sevgisi... bunlar düşününce çok saçma geliyor. bugün ingiliz kraliyetine mensup birer vatandaş olarak ingiliz ulusunun en yüce ulus olduğunu düşünmek zorundayız. yoksa 301... yani ben ispanya'da doğsaydım herbert, sen prusyada doğsaydın en büyük ulus onlar olacaktı. onları sevecektik. o zaman ingiltere'ye duyduğumuz sevgi ne kadar gerçek herbert? ne kadar öğretilmiş bir sevgi bu? evet herbert, din ve vatan sevgisi öğrenilmiş bir sevgidir. kilise duymasın yoksa engizisyonla giyotine direkt.
onu diyodum mesela aşk. karşı cinse duyulan sevgi herbert. genlerimizde bulunan özellikleri çok ciddiye almamız sonucu hep. ayrıca yaşadığımız toplumun bize bir diktesi bu. televizyonda izlediğimiz filmler, okuduğumuz romanlar bize aşık olmamız gerektiğini söyleyip durur hep. mükemmel aşkı arayan salak kızlar ve romantik olmaya çalışıp maymun gibi görünen erkeklerle doludur etrafımız bu yüzden. halbbuki genlerimizin bize söylediği tek şey vardır ki o aşık olun değildir. sevişin der. üreyin der. bilgileri aktarın der. ama tarihin bir yerinde genler aktarılırken insanoğlu sevişmenin ayıp bir şey olduğunu bu yüzden önce aşık olmak gerektiğini yazmıştır genlerine. gaddar yazarlar ve yönetmenler de aşk öğesinin prim yaptığını görüp basmışlar damardan. sonuç fiyasko!
o yüzden herbert bana sakın aşktan bahsetme!"
herbert'in yüzündeki şaşkınlık muazzamdı.. televizyon ve gen gibi ne olduğunu anlamadığı kelimelerle dolu bu konuşma yine de sir mindwell'in ne kadar zamanının ötesinde bir şahıs olduğunu kanıtlıyordu.. diyebildiği tek şey:
"aslında bi sevişseniz bir şeyiniz kalmaz" oldu..
ertesi sabah kapısında engizisyona davet yazısını buldu sir.. "haaah" dedi, "sen misin dün öyle atıp tutan".. o gece son akşam yemeği için bayan lockehart ve çocuklarını da davet etti.. hüzünlü ve titrek mumların ışığında yedikleri yemek sonrası bayan lockehart sir mindwell'i teselli edebilmek için yatak odasına gitti.. sürdüğü parfüm öyle böyle değildi yani çakmak çaksan parlar o derece.. o gece sir mindwell ve bayan lockehart seviştiler.. sir aşık oldu.. bütün söylediklerinin safsatadan ibaret olduğunu kabul etti ve hepsini kişiliksiz, sünepe bir insan gibi geri aldı.. mahkeme onu affetti..
bir gün sir mindwell o güne kadar kimseyi sokmadığı odasına bayan lockehartla beraber girdi ve bir daha kendisinden hiç haber alınamadı.. sadık hizmetkarı herbert odanın kapısını kırıp da içeri girdiğinde gördüğü ile şok oldu.. masanın üzerinde 13 mart 2012 yılına ait bir gazete duruyordu..
evet sevgili okurlar.. kıssadan hisse: büyük lokma ye ama büyük söz konuşma..
