Pazar, Ocak 27, 2008

nole


novak djokovic bir grand slam kazanan ilk sırp tenis oyuncusu olarak tarihe geçti.. avustralya açık 2008 finalinde fransız jo-wilfried tsonga'yı 4-6/6-4/6-3/7(7)-6(2) lık setlerle yenerek federer-nadal baskınlığına son verdi.. en son 2005 avustralya açık'ı marat safin kazanmıştı.. ondan sonraki bütün grand slamlerde federer ve nadal vardı.. bu sene erkekler mücadelesi çetin geçeceğe benzer..


djoker konuşmasında ise sempatikliği ile ön plana çıktı.. rod laver arena'yı dolduran 15bin kişiye "biliyorum hepiniz jo'nun kazanmasını daha fazla istiyordunuz.. ama sorun değil ben sizi hala seviyorum.." diyerek gönüllerdeki yerini sağlamlaştırdı..

gelecek gelecek mi?

gelecek geçmişte kafanızda canlandırdığınız ama asla tam olarak gerçekleşmeyen şeylerin bütünüdür.. gelecek bir paralel evren gibidir.. siz seyir halindeki otobüsün içinde camdan bakarken yanınızdan geçen otobüsten el sallar size.. dağın yamacından düşmeden tırmanmaya çalıştığınız sırada zirveden manzarayı seyreder o.. insan ise hala geleceği düşünür o anda.. zamanı gelince onun da kendisine el sallayacağını bilerek..

bulut sahilde oturmuş, gözlerini batan güneşten alamıyor ve düşünüyordu:
"umut mu gelecek sayesinde yaşar yoksa gelecek mi umut sayesinde vardır? küçükken herkes gibi geleceği düşündüm ben, ona bir şekil vermeye çalıştım.. umutla..

'her şey güzel olacak.. güzel bir okul, güzel bir sevgili, güzel arkadaşlar, güzel bir iş, çok para.. belki müzisyen olurum.. belki dünyayı dolaşırım.. belki loto çıkar...'
klişe tabirle hayatın ne kadar zor olduğunu bilmeden, sadece düşünerek geleceği şekillendirmek kolaydı tabi.. o sırada aile denilen ve etrafımı çevirerek beni dış etmenlerden dolayısıyla kötü düşüncelerden koruyan bir zırh mevcuttu çünkü.. ben de hep güzel hayaller kurdum.. gerçekleştirmesi kolay sanarak..

'...ama daha vakit var..'
düşünce zincirimin en garip halkasıydı bu aslında.. daha vakit vardı.. hep bekledim nedensizce.. sanki birisi "tamam hadi başla" diyecek, yönetmen bağıracak bir yerlerden, ben de "tamam geleceğimi şimdi şekillendirmeliyim" diyerek işe başlayacağım sandım.. zaman akıp geçti ve ben geleceğimden ne kadar uzakta olduğumu yavaş yavaş fark ediyorum, temeli atmak için ne kadar geç kaldığımı üzülerek de olsa anlıyorum.. durudğum nokta pink floyd'un time adlı şaheserinin tam olarak şurasına denk geliyor sanırım:

'tired of lying in the sunshine staying home to watch the rain.
you are young and life is long and there is time to kill today.
and then one day you find ten years have got behind you.
no one told you when to run, you missed the starting gun.'"

bulut şarkıyı mırıldanmaya başladı.. bir yandan da çocukken kurduğu hayalleri düşünüyordu.. pilot olmak istiyordu.. göklerde özgürce dolaşmak.. uçabilmek özgürlük demekti o küçük çocuk için.. gözü birden uzaklardan geçen bir uçağa takıldı.. batan güneşin uçağın gövdesindeki aksi gözüne vuruyordu.. yüzündeki buruk gülümseme birden yok oldu; karşısına çocukluğunun hayaleti dikilmiş de ondan hesap soruyormuş gibiözür dileyen gözlerle bakıyordu artık ufka doğru.. düşündü:

"ve ben batan güneşi kovalayamıyorum bile şimdi.. o kadar çok hayal biriktirdim ki sırtımda gerçekleştiremediğim, çok ağır, koşamıyorum.. çabalamadığımdan değil, çabalıyorum da.. ama çok yorgunum.. sanırım çocukluğuma bir özür borçluyum.. o hayalleri kuran çocuk bunları benim gibi yorgun bir insandan istediğini bilmiyordu.. bugün 15 yaş daha yakınım ölüme.. ve yarın bir 15 yaş daha yakın olacağım.. yaşlandıkça zaman ne kadar hızlı geçiyor.. kovalamaya niyetlendiğim güneş her gün bana tur bindiriyor alay edercesine.. ve ben bir gün gözlerimi kapayacağım bir daha asla güneşi görmemek üzere.. o ise başkalarına tur bindirmeye devam edecek, başkalarının gölgeleri ile oynayacak.. ben öldükten sonra bunların bir önemi var mı? ben yokken güneş varmış bir önemi var mı, gelecek olmadıktan sonra?"

kızıl gökyüzü laciverte çalarken bulut oturduğu yerden doğruldu, derin bir nefes alarak deniz kokusunu her santiminde hissetti.. meltemin dağıttığı saçlarını eliyle düzelttikten sonra yavaş ve korkak adımlarla sahilden ayrıldı.. geride kumdaki ayak izleri ve dalga sesleri..

Cuma, Ocak 25, 2008

uktedir


şöyle bir grand slam final maçını yerinde izlemek.. güzel bir duygu olsa gerek..

the man gets "blue"s


man in "black" diyorlar ona.. tişörtünden çorabına kadar siyah giyer çıkar korta.. son 4 yılın erkeklerde tartışmasız en başarılı ismi roger federer.. son 5 yılda 12 grand slam kazanmış, toprak kortta (roland garros) iki kez final oynamış (karşısında rafael nadal gibi bir isim olmasa 14 olacak grand kazandığı slam sayısı), 4 yıldır 1 numaradan inmemiş bir efsane.. bu senenin ilk grand slami avustralya açık'a da kesin kazanacak gözüyle bakılıyordu.. ama olmadı.. bu adamı da üzdüler.. sert ve çim zemindeki roger federer hegemonyası novak djokovic sayesinde son buldu bugün.. yenilmez denilen o adam 3-0 ile set bile alamadan evinin yolunu tuttu.. federer hayranı olmayan bir insan olarak sevindim..

federer'i neden sevmem?:
- çünkü federer agassi gibi cana yakın olmamıştır hiçbir zaman..
- çünkü karşılaştırıldığı sampras kadar da teknik oynadığını düşünmüyorum..
- çünkü bana hep benden değilmiş gibi geliyor.. daha üst bir yerde sanki kendisi.. burnu havada gibi hareketleri ve bu bana itici geliyor..
- çünkü son 4 yılda erkekler tenisini zevksiz bir hale getirdi neredeyse her şeyi kazanarak..

bugünkü maçtan sonra sağda solda okuyorum "federer devri kapandı", "kral öldü" falan yazıyolar.. "yok artık lebron james" diyorum bunları diyenlere.. son 4 yılda bu kadar iş başarmış bi adamı öyle tek bir darbe ile silemezsiniz.. hele bi durun bu seneki diğer 3 grand slami de kaybedecek nasıl olsa (wimbledonı kazanabilir bak ondan emin olamadım).. ondan sonra konuşuruz..

adidas vs. nike


2008 avustralya açık tek bayanlar finali iki güzel tenis oyuncusunun mücadelesinin yanında iki ünlü rakip markanın da mücadelesi şeklinde geçecek.. ana ivanovic'in sponsoru adidas, maria şarapova'nınki ise nike.. tabi ki onlar için mücadelenin ne kadar zevkli ve çekişmeli olacağının bi önemi yok.. logoları ne kadar çok gösterilirse o kadar reklam demek..

Perşembe, Ocak 24, 2008

haydeeee!

amerikalıların tenis alemindeki gaza gelme nidası "kamoooon" (come on), fransızların ve bazı avrupa kökenli oyuncuların (misal justine henin) gaza gelme nidası "aleeee" (allez).. bu iki bağırışı çok duyuyoruz kortlarda.. son bir kaç yıldır balkan orijinli tenis oyuncularının başarılarıyla beraber türkçe'den de aşina olduğumuz bir kelime kulaklarımıza çalınır oldu: "haydeeee"..



sırbistan'dan çıkan tenis oyuncuları son yıllarda büyük başarılar göstermeye başladı.. sol baştan sayarsak atp sıralamasında şu anda dünya üçüncüsü novak djokovic, wta sıralamasında şu anda dördüncü ana ivanovic, wta sıralamasında şu anda üçüncü jelena jankovic ve avustralya açık 2008'de roger federer'i yenmenin eşiğinden dönen, çıkıştaki janko tipsarevic.. bu dört sırp oyuncu yükselişteki balkan tenisinin başını çekiyorlar.. önümüzdeki yıllarda da kortlardaki "haydi" nidaları eksilmeyecek gibi..

geri dönüş

ana ivanovic ilk seti 6-0 kaybettiğinde sabahın yedisine kadar oturup bu yavan ve zevksiz maçı izlediğim için kendime küfür ediyordum.. ikinci sette kabus bitmedi ilk oyunu kaybetti ana.. televizyonu kapatıp yatmadığıma dua ediyorum çünkü ne olduysa bu noktadan sonra oldu.. gönderdiğim reikiler neticesinde ana kendine geldi ve arka arkaya oyunlar alarak 5-1 lik seri yakaladı ve ikinci seti 6-3 aldı.. işte günlerdir beklediğim maç buydu..
avustralya açık 2008 tek erkeklerde ne kadar muhteşem geçiyorsa, tek bayanlarda o kadar zevksiz geçiyordu bu maça kadar.. çeyrek finalin tüm maçları ve yarı finalin ilk maçı sadece bir oyuncunun baskınlığı altında geçmişti.. ikinci sete bakıldığında üçüncü setin akibeti kestiriliyordu.. zevkli olacaktı son set.. maçın üçüncü seti çok çekişmeliydi.. karşılıklı oyunlarla geçen sette durum 3-2 hantuchova lehine iken 7 kere "berabere" oldu.. en sonunda ivanovic servis kullandığı oyunu olarak 3-3 e getirdi.. tekrar karşılıklı alınan oyunlarda sonra ivanovic servis kırarak durumu 5-4 e getirdi.. servis kullandığı son oyunu da alıp maçı 2-1 kazandı..

peki neydi değişen? bir uyanıştı.. heyecandan olsa gerek ilk sette yaptığı hiçbir vuruş doğru düzgün bir yere gitmeyen, kullandığı ilk servislerin sadece yarısı oyuna girebilen ivanovic, ikinci sette uyandı ve artık maçta kaybedecek bir şeyi olmadığını gördü.. başta akıcı bir oyun sergileyemese de puanlar aldıkça, oyunlar kazandıkça yerine gelen kendine güveni onu bir üst seviyeye çıkardı.. daniela hantuchova ise baştan sona aynı oyunu götürdü.. ivanovic seviye atladığında ona ayak uyduramadı bu yüzden ve yenildi.. güzel bir maçtı sonuçta..



siz yabancılar nasıl diyor? "what an incredible comeback!"

finalde rakip şarapova.. şimdi şarapova düşünsün! :)